1. Maddenin Sistematiği ve Genel Açıklama
Borçlar hukuku dogmatiğinde sözleşmelerin kurulması, tarafların karşılıklı ve
birbirine uygun irade beyanlarıyla gerçekleşir. Kural olarak, beyan edilen
irade ile iç iradenin uyumlu olduğu varsayılır. Ancak bazı durumlarda taraflar,
üçüncü kişileri aldatmak veya kanuni bir yükümlülükten kaçınmak amacıyla,
gerçekte hiç yapmak istemedikleri bir hukuki işlemi dış dünyaya karşı yapmış
gibi gösterebilirler. İşte tarafların iradeleri ile beyanları arasında bilerek
ve isteyerek yaratılan bu uyumsuzluk "muvazaa" (danışıklılık/simulatio) olarak
adlandırılmaktadır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 19. maddesinin 1. fıkrası, bu kurumu
sözleşmelerin yorumu ve nitelendirilmesi bağlamında şu amir hükümle
düzenlemiştir: "Bir sözleşmenin türünün ve içeriğinin belirlenmesinde ve
yorumlanmasında, tarafların yanlışlıkla veya gerçek amaçlarını gizlemek için
kullandıkları sözcüklere bakılmaksızın, gerçek ve ortak iradeleri esas
alınır.". Bu düzenleme, Kıta Avrupası hukuk sistemlerinde benimsenen
"İrade Teorisi"nin (Willenstheorie) borçlar hukukundaki en net yansımasıdır.
Tarafların birbirine karşı ileri sürdükleri muvazaa iddialarında, dışa yansıyan
beyan (görünürdeki işlem) değil, tarafların iç dünyasında birleşen gerçek irade
(gizli işlem veya işlemsizlik) korunur.
Muvazaa, öğretide mutlak muvazaa ve nispi muvazaa (mevsuf muvazaa) olmak üzere
ikiye ayrılır. Mutlak muvazaada taraflar gerçekte hiçbir hukuki işlem yapmak
istemedikleri hâlde, sırf üçüncü kişileri aldatmak için bir sözleşme yapmış
gibi görünürler. Nispi muvazaada ise taraflar, gerçekte yapmak istedikleri bir
hukuki işlemi, dış dünyaya karşı akdettikleri başka bir hukuki işlemin arkasına
gizlerler. Hukuk düzeni, her iki ihtimalde de tarafların gerçek
iradelerini yansıtmayan görünürdeki işlemi kesin hükümsüzlük (mutlak butlan)
yaptırımına tabi tutar.
Buna karşılık, tarafların gerçek iradeleriyle kurdukları geçerli bir
sözleşmede, taraflardan birine sözleşmeden dönme yetkisi tanımak amacıyla
verilen "Cayma Parası" (TBK m. 177) tamamen farklı bir hukuki rejimdir. Cayma
parası, tarafların sözleşmeyle bağlı kalmama iradelerini meşru bir zemine
oturturken; muvazaa, sözleşmenin varlığına ilişkin sahte bir zemin yaratma
eylemidir.
2. Maddedeki Kavramların Analizi
Muvazaa kurumunun hukuki niteliğini ve sonuçlarını tespit edebilmek için,
kurumun kurucu unsurlarının doktrindeki (Eren, Oğuzman/Öz, Nomer) yaklaşımlar
çerçevesinde analiz edilmesi zorunludur:
A. Görünürdeki İşlem (Zahiri İşlem):
Tarafların, gerçek iradelerine uymadığını bildikleri hâlde, dış dünyaya ve
üçüncü kişilere karşı akdetmiş gibi göründükleri işlemdir. Görünürdeki işlem,
tarafların ortak iradesiyle sırf bir "paravan" olarak kurgulandığından,
taraflar arasında hiçbir hüküm ve sonuç doğurmaz. Hukuk düzeni, irade
ile beyan arasındaki bu kasıtlı uyumsuzluk nedeniyle görünürdeki işlemi mutlak
butlan ile batıl (kesin hükümsüz) sayar. Görünürdeki işlemin
geçersizliği, baştan itibaren (ex tunc) hüküm ifade eder ve bu geçersizlik
tarafların sonradan onamasıyla (icazet) dahi geçerli hâle gelemez.
B. Muvazaa Anlaşması:
Muvazaanın belkemiğini teşkil eden bu unsur, tarafların görünürdeki işlemin
kendilerini bağlamayacağı yönünde karşılıklı olarak mutabık kalmalarıdır. Muvazaa anlaşması, görünürdeki işlemle eş zamanlı veya ondan daha önce
yapılmalıdır. Görünürdeki işlemden sonra yapılan bir anlaşma muvazaa değil,
mevcut sözleşmenin değiştirilmesi (tecdit/ikâle) niteliğindedir. Doktrinde
(Eren, Oğuzman/Öz) ve Yargıtay içtihatlarında oybirliğiyle kabul edildiği
üzere, muvazaa anlaşması hiçbir şekil şartına tabi değildir. Asıl
işlem resmi şekle tabi olsa bile (örneğin taşınmaz satışı) muvazaa anlaşması
sözlü hatta zımni olarak dahi yapılabilir.
C. Gizli İşlem:
Yalnızca nispi (mevsuf) muvazaada söz konusu olan bir unsurdur. Tarafların
gerçek iradelerini yansıtan, ancak görünürdeki işlemin arkasına gizledikleri
sözleşmedir. Kanun koyucu TBK m. 19 uyarınca tarafların gerçek ve ortak
iradelerine değer verdiğinden, kural olarak gizli işlem geçerlidir. Ne
var ki, gizli işlemin geçerli olabilmesi için, kanunun o işlem için öngördüğü
ehliyet, içerik ve özellikle "şekil" şartlarını taşıması zorunludur. Uygulamada
nispi muvazaa en çok taşınmaz devirlerinde (muris muvazaasında) görülür ve
gizli işlem (bağışlama) genellikle tapu memuru önünde resmi şekilde yapılmadığı
için şekle aykırılıktan dolayı mutlak butlanla batıl olur.
D. Üçüncü Kişileri Aldatma Kastı:
Tarafların muvazaalı işlemi yaparken güttükleri temel amaç, aralarındaki hukuki
durum hakkında üçüncü kişilerde yanlış bir intiba uyandırmaktır. Ancak
doktrinde (Oğuzman/Öz, Eren, Antalya) vurgulandığı üzere, aldatma kastının
mutlaka hukuka veya ahlaka aykırı, kötüniyetli bir amaç (örneğin alacaklılardan
mal kaçırma) taşıması şart değildir. Bazen taraflar, tamamen zararsız
veya meşru saiklerle de (örneğin ailevi bir meseleyi gizlemek için) muvazaalı
işlem yapabilirler; önemli olan irade ile beyan arasındaki uyumsuzluğun bilerek
yaratılmasıdır.
3. Sistematik İlişkiler
Muvazaa kurumu; inançlı işlemler, şekil kuralları, haksız fiil ve sebepsiz
zenginleşme rejimleriyle çok derin dogmatik etkileşimler içindedir.
A. İnançlı İşlemler ile Muvazaanın Karşılaştırılması:
Öğretide ve uygulamada sınırları en çok karıştırılan iki müessese inançlı işlem
(Fiduziarisches Rechtsgeschäft) ve muvazaadır. Her iki kurumda da tarafların
dış dünyaya karşı yarattıkları hukuki durum ile kendi aralarındaki iç ilişki
farklıdır. Ancak aralarındaki dogmatik uçurum şuradadır: İnançlı
işlemde taraflar, görünürdeki işlemi (örneğin mülkiyetin devrini) gerçekten
isterler ve iradelerine uygundur. İnanılan (fidusyer) malın mülkiyetini tam ve
geçerli olarak kazanır; ancak iç ilişkideki inanç sözleşmesi gereği bu hakkı
belirli sınırlar içinde kullanmayı ve şartlar gerçekleştiğinde malı inanana
iade etmeyi taahhüt eder. Oysa muvazaada, taraflar malın mülkiyetinin
geçmesini kesinlikle istemezler, devir işlemi bütünüyle sahtedir (simüledir) ve
mülkiyet hiçbir zaman geçmez.
B. Muvazaa ve Şekil Şartlarının Kesin Hükümsüzlük Yaratması:
Özellikle taşınmazlara ilişkin nispi muvazaa hâllerinde dogmatik bir çıkmaz
ortaya çıkar. Taraflar tapuda "satış" (görünürdeki işlem) yapmış, ancak
gerçekte "bağışlama" (gizli işlem) iradesiyle hareket etmişlerdir. TBK m. 19
gereği görünürdeki işlem muvazaa nedeniyle kesin hükümsüzdür. Gizli işlem olan
bağışlama ise tarafların gerçek iradesini yansıttığı için kural olarak
korunmalıdır; ancak TMK m. 706 ve TBK m. 237 gereği taşınmaz bağışlamasının da
tapu memuru önünde resmi şekilde yapılması zorunludur. Tapu memuru önünde
"satış" iradesi açıklandığı için, gizli bağışlama sözleşmesi resmi şekil
şartından mahrum kalır ve şekle aykırılıktan dolayı o da batıl olur.
Bu katı şekilcilik, Yargıtay'ın muris muvazaası içtihatlarının temelini
oluşturur.
C. Muvazaa ile Cayma Parası (TBK m. 177) İlişkisi:
Tarafların muvazaalı olarak akdettikleri bir sözleşmeye, inandırıcılığı
artırmak amacıyla bir "Cayma Parası" (TBK m. 177) klozu ekledikleri
varsayıldığında; görünürdeki sözleşme TBK m. 19 uyarınca mutlak butlanla batıl
olacağından, ona bağlı (fer'i) olarak kararlaştırılan cayma parası anlaşması da
kendiliğinden kesin hükümsüz hâle gelecektir. Geçersiz bir sözleşmeye
dayanılarak cayma parası verilmişse, taraflar bu bedeli "sözleşmeden dönme"
mekanizmasıyla yakamazlar veya iki katını talep edemezler; verilen bedel
"hukuki sebebin geçersizliği" (condictio sine causa) nedeniyle Sebepsiz
Zenginleşme (TBK m. 77) hükümlerine göre derhâl iade edilmek zorundadır.
4. Pratik Olay Analizleri
Muvazaanın geçersizlik yaptırımını, ispat kurallarını ve muris muvazaası
konseptini somutlaştırmak adına şu iki vakayı analiz edelim:
Olay 1 (Muris Muvazaası ve Saklı Payın İhlali):
Baba (M) vefatından önce, ilk evliliğinden olan kızı (A)'yı miras hakkından
yoksun bırakmak (mal kaçırmak) amacıyla, en değerli taşınmazını ikinci
evliliğinden olan oğlu (B)'ye tapuda "satış" işlemi göstererek devreder.
Gerçekte (B) babasına hiçbir bedel ödememiştir; tarafların asıl amacı
"bağışlama" yapmaktır. (M)'nin vefatı üzerine kızı (A) bu işlemin muvazaalı
olduğunu belirterek tapu iptal ve tescil davası açar. (B) ise "Tapu resmi
senettir, aksi ancak yazılı delille ispatlanabilir, muvazaa belgesi yoktur"
diye savunma yapar.
Dogmatik Analiz: Bu vaka, Türk hukukunun en bilinen nispi muvazaa türü olan
"Muris Muvazaası" laboratuvarıdır. 01.04.1974 tarihli Yargıtay
İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; mirasbırakanın mirasçılarından mal
kaçırmak kastıyla yaptığı bu devirde, görünürdeki "satış" işlemi muvazaa
nedeniyle (TBK m. 19) gizli olan "bağışlama" işlemi ise resmi şekil şartına
uyulmadığı için (TMK m. 706) kesin hükümsüzdür. (B)'nin ispat
savunması dogmatik olarak çökmeye mahkûmdur. Zira kızı (A) sözleşmenin tarafı
değil, muvazaalı işlemle hakkı ihlal edilen bir "üçüncü kişi" konumundadır. HMK
m. 203/1-ç ve Yargıtay içtihatları gereğince, üçüncü kişiler (ve miras hakkı
ihlal edilen mirasçılar) muvazaa iddialarını yazılı delile (senede) bağlı
kalmaksızın, tanık dâhil her türlü delille ispat edebilirler. (A)'nın
tapu iptal davası kabul edilecek ve taşınmaz terekeye dönecektir.
Olay 2 (Bedelde Muvazaa ve Cayma Parası - TBK m. 177 Kesişimi):
Tacir (X) Tacir (Y)'ye ait bir ticari aracı satın almak ister. Taraflar aracın
bedeli konusunda 3 Milyon TL'ye anlaşırlar (Gizli işlem). Ancak daha az noter
harcı ve vergi ödemek amacıyla, satış sözleşmesini noter önünde 1 Milyon TL
bedelle yaparlar (Görünürdeki işlem). İradelerinin ciddiyetini göstermek için
de (X) (Y)'ye 200.000 TL bedeli "Cayma Parası (TBK m. 177)" olarak öder. Bir
süre sonra (Y) aracı devretmekten vazgeçerek sözleşmeden caydığını bildirir ve
(X)'e 400.000 TL (iki katı) ödemeyi teklif eder. (X) ise aracın aynen ifasını
talep eder.
Dogmatik Analiz: Bu olay, sözleşmenin tamamında değil, sadece bir unsurunda
(bedelde) yapılan "kısmi muvazaa" örneğidir. Taraflar arasında bir satış
iradesi mevcuttur. Ancak görünürdeki 1 Milyon TL'lik satış işlemi, tarafların
gerçek iradesini yansıtmadığı için muvazaa nedeniyle batıldır. Gerçek
irade olan 3 Milyon TL'lik gizli işlem ise, motorlu araç satışlarının noter
önünde resmi şekilde yapılması zorunluluğuna (KTK m. 20/d) aykırıdır; zira
noterde 3 Milyon TL zikredilmemiştir. Dolayısıyla gizli işlem de şekil
eksikliğinden dolayı kesin hükümsüzdür. Temel araç satış sözleşmesi ölü doğduğu
için, bu sözleşmeye bağlı olarak verilen 200.000 TL'lik Cayma Parası (TBK m.
177) anlaşması da hükümsüzdür. (Y)'nin cayma hakkını kullanması veya (X)'in
aynen ifa talep etmesi hukuken mümkün değildir. Taraflar, sebepsiz zenginleşme
kuralları gereği sadece birbirlerine verdiklerini (X, 200.000 TL'sini) iade ile
yükümlüdürler.
5. Pratik Uygulama Notları
TBK m. 19 (Muvazaa) kurallarının medeni usul hukukunda (HMK) ve sözleşme
uyuşmazlıklarının tasfiyesinde avukatların dikkat etmesi gereken stratejik
boyutları şunlardır:
1. Muvazaanın İspatında Yazılı Delil Kuralı ve İstisnaları:
Muvazaa iddialarının ispatı, iddiayı ileri sürenin sıfatına göre HMK'da ikiye
ayrılmıştır. Şayet muvazaa iddiası, muvazaalı sözleşmenin bizzat taraflarınca
(veya onların cüzi haleflerince) ileri sürülüyorsa, HMK m. 200 uyarınca bu
iddia mutlak surette bir "yazılı delille (senetle veya delil başlangıcı ile)"
ispat edilmek zorundadır. Taraflar, kendi muvazaalarını tanıkla ispat
edemezler. Buna karşılık, muvazaa iddiası işlemden zarar gören üçüncü kişiler
tarafından ileri sürülüyorsa (örneğin alacaklısından mal kaçıran borçluya karşı
açılan tasarrufun iptali veya muvazaa davaları) üçüncü kişilerin yazılı bir
muvazaa belgesine ulaşmaları hayatın olağan akışına aykırı olduğundan, onlar
iddialarını tanık, bilirkişi, keşif dâhil her türlü delille ispat edebilirler.
2. Zamanşımı ve Hak Düşürücü Sürelerin Yokluğu:
Muvazaalı bir hukuki işlem baştan itibaren mutlak butlanla batıl olduğundan,
muvazaanın tespiti veya muvazaaya dayalı tapu iptal davaları herhangi bir
zamanaşımı veya hak düşürücü süreye tabi değildir. Aradan on yıllar geçse
dahi, taraflar veya hukuki menfaati bulunan üçüncü kişiler muvazaa iddiasını
ileri sürebilirler ve mahkemece de bu husus re'sen dikkate alınabilir.
3. Muvazaa ve İyiniyetin Korunması (TMK m. 1023):
Muvazaalı işlem nedeniyle tapu sicilinde yolsuz bir tescil meydana gelmişse
(örneğin A, muvazaalı olarak taşınmazını B'ye devretmişse) asıl malik (A) tapu
iptal davası açabilir. Ancak, tapuda malik görünen (B) bu taşınmazı muvazaayı
bilmeyen iyiniyetli üçüncü kişi (C)'ye satıp devrederse, (C)'nin kazanımı TMK
m. 1023'teki "tapu siciline güven ilkesi" uyarınca korunur. Muvazaa
iddiası, sicile iyiniyetle güvenen üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez.
6. Yargıtay İçtihadı
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili ihtilaflara bakan daireleri, TBK m. 19
bağlamında muvazaanın unsurlarını, irade ile beyan arasındaki bilerek yaratılan
uyumsuzluğu ve özellikle muris muvazaasında ispat rejimini son derece köklü
içtihatlarla şekillendirmiştir.
Muvazaanın tanımı ve unsurları bağlamında Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel
Kurulu'nun (YİBK) 07.10.1953 tarih ve 8/7 sayılı kararı temel taşı
niteliğindedir: "Muvazaa, tarafların açıklanan beyanlarının gerçek
maksatlarına uymadığını bildikleri hâlde, kastettikleri durumdan başka bir
hukuki ilişkide kendilerini anlaşmış gibi göstermeleri hâlidir. Kısaca muvazaa,
irade ile beyan arasında bilerek yaratılan bir uyumsuzluktur. Taraflar, üçüncü
kişileri aldatmak amacıyla gerçekte yapmak istemedikleri bir işlemi görünüşte
yaparlar. Muvazaalı bir hukuki işlem hukukça var sayılmaz ve bu yön ileri
sürülen borcun doğum nedeni olması itibariyle mahkemece doğrudan doğruya
(re'sen) gözetilmesi gereken yönlerdendir.".
Muris Muvazaası bağlamında Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu'nun
01.04.1974 tarih ve 1/2 sayılı kararı, Türk eşya ve miras hukukunun en önemli
içtihatlarından biridir: "Bir kimsenin, mirasçısını miras hakkından yoksun
bırakmak amacıyla, gerçekte bağışlamak istediği tapuya kayıtlı taşınmaz malı
hakkında tapu sicil memuru önünde iradesini satış doğrultusunda açıklamış
olduğunun gerçekleşmesi hâlinde; saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras
hakkı çiğnenen tüm mirasçılar görünürdeki satış sözleşmesinin muvazaalı
olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan yoksun bulunduğunu
ileri sürerek dava açabilirler. Bu dava hakkı, miras bırakanın kendi
muvazaasına dayanamayacağı kuralının istisnasını teşkil eder; zira mirasçılar
bu davayı mirasbırakanın halefi olarak değil, kendi yasal miras paylarının
çiğnenmesinden ötürü kendi haklarına dayanarak açmaktadırlar ve iddialarını her
türlü delille kanıtlayabilirler.".
7. Eleştirel Değerlendirme
Türk Borçlar Kanunu'nda yer alan Muvazaa (TBK m. 19 / OR Art. 18) kurumu,
borçlar hukuku dogmatiğinde Fikret Eren, M. Kemal Oğuzman, Turgut Öz ve Haluk
Nami Nomer'in eserleri ekseninde; "Yaptırımın Hukuki Niteliğindeki Doktriner
Çatışma (Yokluk vs. Butlan)" ve "Gizli İşlemlerde Şekil Şartının Yarattığı
Katılık" bağlamında çok derin kuramsal eleştirilere ve teorik fay hatlarına
maruz kalmaktadır.
Birinci ve en sert felsefi eleştiri, Sisteminizdeki "Muvazaanın Müeyyidesi
Meselesi" tartışmalarında merkezî bir yer tuttuğu üzere; Muvazaalı
İşlemlerin Müeyyidesinin (Yaptırımının) 'Yokluk' Mu Yoksa 'Kesin Hükümsüzlük
(Mutlak Butlan)' Mü Olduğu Hususundaki Derin Görüş Ayrılığıdır.
Öğretide bir kısım yazarlar (İrade Teorisi savunucuları) muvazaalı işlemde
tarafların işlem yapma yönünde hiçbir gerçek iradeleri bulunmadığından, kurucu
unsur olan irade eksikliği sebebiyle bu işlemin baştan itibaren "yok
(non-existent)" hükmünde olduğunu savunmaktadırlar. Oysa Oğuzman/Öz ve
Eren'in öğretilerinde haklı olarak işaret edildiği üzere; muvazaalı bir
sözleşme dış dünyada fiziken mevcuttur, tapu sicilinde tescile sebep olmakta,
hatta iyiniyetli üçüncü kişilerin hak kazanımlarına (TMK m. 1023) zemin
hazırlamaktadır. Yok hükmünde olan bir işlemin iyiniyetle hak
kazandırması dogmatik olarak imkânsızdır. Bu sebeple, Yargıtay'ın da kabul
ettiği Güven Teorisi'ne dayalı hâkim görüşe göre; muvazaalı işlemler yoklukla
değil, "kesin hükümsüzlük (mutlak butlan)" yaptırımıyla maluldür. Kanun
koyucunun (TBK m. 19) bu teorik kargaşayı açık bir yaptırım diliyle
sonlandırmamış olması, kanunlaştırma tekniği (Legistik) açısından doktriner bir
boşluk bırakmıştır.
İkinci dogmatik eleştiri, Nispi Muvazaada 'Gizli İşlemin' Geçerliliğinin Katı
Şekil Şartlarına Bağlanmasının (Özellikle Taşınmaz Bağışlamalarında) Yaratığı
Sosyal Adaletsizliktir. Nomer ve Eren'in eserlerinde vurgulandığı üzere; TBK
m. 19, tarafların gerçek iradesi olan gizli işlemin geçerli sayılacağını
emreder. Ancak taşınmaz hukukunda (TMK m. 706) bağışlama sözleşmesinin tapu
memuru önünde "resmi şekilde" yapılması zorunludur. Taraflar, bir işlemi
gizlemek amacıyla yola çıktıkları için, doğal olarak tapu memuru önünde
"bağışlama" iradesini değil, sahte "satış" iradesini açıklarlar.
Yargıtay'ın, "Tapu memuru önünde açıklanan irade satış iradesidir, gizli olan
bağışlama iradesi resmi şekilde açıklanmadığı için batıldır" şeklindeki katı
şekilci yorumu, Anadolu'da aile içi mal paylaşımlarında veya
denkleştirmelerde yapılan haklı devirlerin dahi (örneğin babanın tarlada
çalışan oğluna bedelsiz tarla devretmesinin) yıllar sonra şekil eksikliği
gerekçesiyle diğer mirasçılar tarafından kolayca iptal edilmesine yol
açmaktadır. Rona Serozan'ın da şiddetle eleştirdiği gibi; tarafların gerçek
iradesinin "bir şekilde" resmi makam (tapu memuru) önünde ifade edilmiş
olmasının, amaca uygun yorum (Teleolojik) yöntemiyle tahvile (konversiyona)
olanak tanıması gerekirken; mevcut dogmatiğin şekil şartlarını bir iptal
silahına dönüştürmesi, borçlar hukuku ile miras hukuku arasındaki menfaat
dengesini bozmaktadır.
Metodolojik Not
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır.
Kullanılan kaynaklar:
- Doktrin: Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Kemal Oğuzman / M. Turgut Öz, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Halûk Nomer, Borçlar Hukuku Genel Hükümler; Selâhattin Sulhi Tekinay / Sermet Akman / Halûk Burcuoğlu / Atilla Altop, Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler.
- Yargı kararları: Türk Borçlar Kanunu m. 177'yi doğrudan atıflayan güncel bir Yargıtay kararı mevcut taramayla tespit edilemedi.
- Tarihsel arka plan: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun madde gerekçesi.
- Karşılaştırmalı hukuk: İsviçre Borçlar Kanunu (OR) OR Art. 18.
Yorumun kapsamı: Bu çalışma, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 1 Temmuz 2012'de yürürlüğe giren 177. madde metnine dayanır.
Görüş: Kapsamlı öğretici yorum benimsenmiştir.
Güncellik: Bu yorum, 16.05.2026 tarihi itibariyle günceldir.