b. İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi
Madde 436 - İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi hâlinde işçi, sözleşmeden doğan hakları uygun bir süre içinde işveren tarafından güvenceye bağlanmazsa, sözleşmeyi derhâl feshedebilir.
b. İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi
Madde 436 - İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi hâlinde işçi, sözleşmeden doğan hakları uygun bir süre içinde işveren tarafından güvenceye bağlanmazsa, sözleşmeyi derhâl feshedebilir.
Akademik Değerlendirme
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde yer alan "Hizmet Sözleşmeleri" başlığı altında, sözleşmenin sona erme hâlleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu kapsamda "Derhâl fesih" kurumunun düzenlendiği TBK m. 435 (Haklı sebepler) hükmünün hemen ardında, kanun koyucu tarafından özel bir haklı fesih sebebi olarak "İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi" başlığıyla TBK m. 436 hükmü ihdas edilmiştir [1, 2].
Madde metnine göre; işverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi hâlinde işçi, sözleşmeden doğan hakları uygun bir süre içinde işveren tarafından güvenceye bağlanmazsa, sözleşmeyi derhâl feshedebilir [2]. Bu düzenleme, karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde ifa güçsüzlüğünü düzenleyen TBK m. 98 hükmünün, iş hukuku ve hizmet sözleşmeleri alanındaki özel ve nitelikli bir yansımasıdır. Doktrinde de isabetle belirtildiği üzere, hizmet sözleşmeleri bakımından getirilen bu özel düzenleme ile işçi, ödeme güçsüzlüğüne düşen işveren karşısında hayati bir hukuki koruma elde etmektedir [3]. Bu bağlamda yasa koyucu, emeğiyle geçinen işçinin, ücretini tahsil edememe tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı bir sözleşmesel ilişkide çalışmaya zorlanamayacağı ilkesini somutlaştırmıştır.
Ödeme güçsüzlüğü (aciz/ifa güçsüzlüğü), borçlunun ifa kabiliyetini yitirmesi ve bu durumun süreklilik arz etmesi hâlidir. TBK m. 98 çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir tarafın borcunu ifada güçsüzlüğe düşmesi, özellikle iflas etmesi ya da hakkındaki haciz işleminin sonuçsuz kalması sebebiyle diğer tarafın hakkının tehlikeye düşmesi olarak tanımlanmaktadır [4]. İşverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi, geçici bir nakit sıkışıklığından ziyade, işçinin mevcut ve gelecekteki ücret alacaklarını elde etmesini objektif olarak tehlikeye atan, iflas kararı, konkordato mühleti veya kesin aciz vesikası alınması gibi ciddi mali bozulmaları ifade eder.
Madde metni, işverenin ödeme güçsüzlüğüne düşmesi olayını derhâl fesih için tek başına yeterli görmemiştir. Kanun koyucu, işçinin haklarının "uygun bir süre içinde" güvenceye bağlanması şartını getirmiştir [2]. İşçi, fesih hakkını kullanmadan önce işverene haklarının (ücret, ikramiye, tazminat vb.) güvence altına alınması (örneğin; muteber bir rehin, kefalet veya banka teminat mektubu sunulması) için makul bir mehil vermelidir. Verilecek bu "uygun süre", somut olayın özelliklerine, işverenin mali durumunun ciddiyetine ve işçinin tahammül sınırına göre objektif iyiniyet kuralları çerçevesinde belirlenir. Bu süre zarfında teminat verilmemesi, feshin kurucu unsurunu tamamlar.
Güvence verilmemesi koşulu gerçekleştiğinde, işçi sözleşmeyi "derhâl", yani TBK m. 432'de öngörülen bildirim (ihbar) sürelerini beklemeksizin feshetme hakkına sahip olur [2, 5]. Bu fesih, bozucu yenilik doğuran bir hak olup, karşı tarafa ulaşmasıyla birlikte hizmet sözleşmesini ileriye etkili (ex nunc) olarak sona erdirir.
Hizmet sözleşmesinin feshi ile ilgili Yargıtay uygulamalarında, işverenin ödeme güçsüzlüğünün somut delillerle kanıtlanması gerektiği vurgulanmaktadır. Yargıtay, işverenin salt ticari faaliyetlerinde yaşadığı dönemsel zorlukları veya kısa süreli nakit akışı problemlerini tek başına TBK m. 436 anlamında "ödeme güçsüzlüğü" olarak nitelendirmemektedir. Ödeme güçsüzlüğünün kabulü için, işverenin malvarlığına yönelik icra takiplerinin semeresiz kalması, hacizlerin sonuçsuz kalarak aciz vesikasına bağlanması, iflas davası açılması veya konkordato ilan edilmesi gibi objektif göstergeler aranmaktadır.
İlgili uyuşmazlıklarda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve iş daireleri, işçinin fesih hakkını kullanmadan önce işverene güvence göstermesi için mutlaka "uygun bir önel (mehil)" tanıyıp tanımadığını denetlemektedir. Güvence talebinde bulunulmadan veya uygun süre verilmeden yapılan fesihler, usule aykırı bulunarak işçinin kıdem tazminatı gibi haklarına ulaşmasında hukuki ihtilaflara neden olabilmektedir.
Olay 1: Büyük bir tekstil fabrikasını işleten (A) A.Ş. hakkında alacaklı bankalar tarafından iflas yoluyla takip başlatılmış ve şirketin üretim araçları haczedilerek muhafaza altına alınmıştır. Bu durumu öğrenen işçi (B), işverene ihtarname çekerek ödenmemiş ve işlemekte olan ücret ile kıdem alacakları için üç gün içinde banka teminat mektubu sunulmasını istemiştir. Üç gün geçmesine rağmen (A) A.Ş. tarafından herhangi bir teminat sunulmamıştır. Hukuki analiz: Somut olayda işverenin iflas takibi ve haciz işlemleriyle ödeme güçsüzlüğüne düştüğü sabittir. İşçi (B), TBK m. 436'ya uygun olarak işverene güvence göstermesi için uygun bir süre vermiş, ancak güvence sağlanmamıştır [2]. Bu nedenle işçi (B), bildirim sürelerine uymaksızın iş sözleşmesini derhâl ve haklı nedenle feshetme hakkına haizdir ve bu fesih nedeniyle kıdem tazminatına hak kazanacaktır.
Olay 2: İşveren (C), piyasadaki genel durgunluk sebebiyle işçilerin o ayki maaş ödemelerini 10 gün geciktirmiştir. Şirketin malvarlığı yerindedir ve hakkında herhangi bir icra takibi veya haciz bulunmamaktadır. İşçi (D), maaşının gecikmesini gerekçe göstererek TBK m. 436 kapsamında "ödeme güçsüzlüğü" iddiasıyla sözleşmesini derhâl feshetmiş ve işyerini terk etmiştir. Hukuki analiz: Sırf 10 günlük bir temerrüt hâli, teknik anlamda "ödeme güçsüzlüğüne düşme" olarak değerlendirilemez. Üstelik işçi, kanunun aradığı şekilde bir "güvence gösterme süresi" de vermemiştir. Dolayısıyla işçi (D)'nin gerçekleştirdiği fesih, TBK m. 436 çerçevesinde haklı bir fesih olarak değerlendirilemez; ancak şartları varsa 4857 sayılı İş Kanunu'nun ücret ödenmemesine ilişkin hükümleri (İşK m. 24/II-e) çerçevesinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Türk Borçlar Kanunu m. 436, karşılıklı sözleşmelerde ifa güçsüzlüğüne ilişkin kuralı (TBK m. 98) iş sözleşmesinin dogmatiğine uygun hâle getirmesi bakımından son derece yerinde bir düzenlemedir [3, 4]. Bununla birlikte, doktrinde, madde metninde yer alan "uygun bir süre içinde" kavramının belirliliğinin zayıf olduğu yönünde eleştiriler mevcuttur. İşçi gibi hukuki ve mali danışmanlığa erişimi sınırlı olabilen bir tarafın, ağır bir ekonomik krizin ortasındaki işverene ne kadarlık bir mehil vermesi gerektiği konusunda muğlaklık vardır.
Ayrıca, uygulamada iflas sürecine giren veya hacizlerle faaliyetini durduran bir işverenden güvence talep etmek, genellikle fiilî imkânsızlık taşır. İflas aşamasında olan bir şirketin banka teminatı veya ayni teminat bulması fiilen neredeyse imkânsızdır. Bu durum, "süre verilmesi" şartını çoğu zaman gereksiz bir şekli unsura dönüştürmektedir. Kanun koyucunun, işverenin iflasının resmen ilan edildiği veya kesin aciz vesikasının bulunduğu durumlarda mehil verme şartını istisna tutan açık bir hükme yer vermesi, normun amacına ve işçinin korunması ilkesine daha uygun olacaktır.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.