A. Tanımı
Madde 487 - Yayım sözleşmesi, bir fikir ve sanat eseri sahibinin veya halefinin, o eseri yayımlanmak üzere yayımcıya bırakmayı, yayımcının da onu çoğaltarak yayımlamayı üstlendiği sözleşmedir.
A. Tanımı
Madde 487 - Yayım sözleşmesi, bir fikir ve sanat eseri sahibinin veya halefinin, o eseri yayımlanmak üzere yayımcıya bırakmayı, yayımcının da onu çoğaltarak yayımlamayı üstlendiği sözleşmedir.
Akademik Değerlendirme
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 487. maddesi, kanunun "Özel Borç İlişkileri" kısmının Sekizinci Bölümü'nde yer alan "Yayım Sözleşmesi"nin temel tanımını ihtiva etmektedir. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (BK) "Neşir Mukavelesi" başlığı altında ve 372. maddede düzenlenen bu hukuki kurum, 6098 sayılı TBK ile dil bakımından sadeleştirilmiş ve güncel terminolojiye uyarlanmıştır [1, 2].
Yayım sözleşmesi, hukuki niteliği itibarıyla tam iki tarafa borç yükleyen (sinallagmatik), ivazlı ve işgörme borcu doğuran bir sözleşmedir [3]. Bu sözleşme türü, vekâlet sözleşmesi gibi salt bir özen borcu yükleyen işgörme sözleşmelerinden farklı olarak, müteahhidin (yayımcının) eseri çoğaltma ve yayımlama yükümlülüğü altına girdiği bir "sonuç borcu" karakteri taşımaktadır [4]. Yayım sözleşmesinin başta gelen unsuru, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) m. 13 ve devamı hükümleri uyarınca korunan fikrî haklar ve telif haklarının devri veya kullanımının bırakılmasıdır [4].
Karşılaştırmalı hukuk (İsviçre-Türk Hukuku) bağlamında incelendiğinde, yayım sözleşmesinin İsviçre Borçlar Kanunu'nda (OR m. 380 vd.) düzenlenmiş olması, Türk Borçlar Kanunu'ndaki sistematiğin de temelini oluşturmuştur. Bu durum, yayım sözleşmesinin Almanya'da olduğu gibi ayrı bir kanunla ("Gesetz über das Verlagsrecht") değil, Borçlar Kanunu sistemi içerisinde yer almasının tarihsel nedenidir [5].
Maddenin lafzında yer alan "fikir ve sanat eseri" kavramı, sözleşmenin konusunu belirleyen en temel unsurdur. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu m. 372 hükmünde "sınai eser" ifadesi de yer almaktaydı. Ancak 6098 sayılı TBK hazırlanırken, doktrindeki haklı eleştiriler dikkate alınarak bu ibare metinden çıkarılmıştır. Gerçekten de sınai bir eserin (örneğin bir patentin veya endüstriyel tasarımın) yayım sözleşmesine konu edilmesi kavramsal olarak mümkün olmadığından, yasa koyucunun sadece "fikir ve sanat eseri" ifadesini kullanması son derece isabetlidir [6].
Sözleşmenin bir tarafını, eseri meydana getiren yaratıcı kişi (eser sahibi) veya onun mali/manevi haklarını hukuken devralmış, miras veya temlik yoluyla hak sahibi olmuş kişi (halef) oluşturur. Yayım sözleşmesinin geçerli surette kurulabilmesi için yayımlatanın, sözleşmenin kurulduğu anda eseri yayımlatma hakkına sahip olması zorunludur.
Yayım sözleşmesini, alelade bir eser sözleşmesinden (basım/matbaa sözleşmesi) ayıran temel unsur budur. Eser sözleşmesinde (TBK m. 470) yüklenici sadece fiziksel bir çoğaltma faaliyeti (imâlat) gerçekleştirip sonucu teslim ederken; yayım sözleşmesinde yayımcı, eserin fikrî mülkiyetine ilişkin yayma ve çoğaltma hakkını devralarak, eseri ticari bir organizasyon dahilinde kitlelere ulaştırma ve satma riskini de üstlenir [4].
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili ihtisas daireleri (kapatılan 11. Hukuk ile 15. Hukuk Dairelerinin içtihatları çerçevesinde), uyuşmazlıklarda sözleşmenin hukuki nitelendirmesini yaparken salt tarafların kullandığı "Yayım Sözleşmesi" başlığına değil, sözleşmenin içeriğine bakmaktadır. Yargıtay, bir matbaanın sadece belirli bir ücret karşılığında kitabın basımını yapıp tüm kopyaları yazara teslim ettiği durumları TBK m. 470 kapsamında Eser Sözleşmesi olarak nitelendirirken; matbaanın/yayımcının basılan eserleri pazarlama, dağıtma ve satma hakkını devraldığı, kâr ve zarara katlandığı halleri TBK m. 487 kapsamında Yayım Sözleşmesi olarak değerlendirmektedir. Yargıtay ayrıca, bu tür sözleşmelerde yazarın mali haklarının devrinin, FSEK hükümlerine uygun olup olmadığını da resen gözetmektedir.
Olay 1 (kurmaca senaryo): Akademisyen (A), hazırladığı ders kitabının basılması için Matbaa (M) ile anlaşır. Sözleşmeye göre (M), 2000 adet kitabı basacak ve tamamını (A)'ya teslim edecektir. (A), (M)'ye basım hizmeti karşılığında 50.000 TL ödeyecektir. Kitapların dağıtımı, satışı ve pazarlaması bizzat (A) tarafından yapılacaktır. Hukuki analiz: TBK m. 487 bağlamında bu olayda bir "Yayım Sözleşmesi" kurulamamıştır. (M), eseri çoğaltarak yayımlamayı, yani fikrî mülkiyet hukuku bağlamında umuma arz ederek satma ve riskini üstlenme faaliyetini üzerine almamıştır. Taraflar arasındaki hukuki ilişki, TBK m. 470 uyarınca tam iki tarafa borç yükleyen bir "Eser Sözleşmesi"dir.
Olay 2 (kurmaca senaryo): Yazar (Y), yazdığı romanın mali haklarını (çoğaltma ve yayma hakkını) 5 yıl süreyle Yayınevi (Z)'ye devreder. Yayınevi (Z), eserin basım masraflarını bizzat karşılayacak, ülke çapında dağıtımını yapacak ve satış bedeli üzerinden (Y)'ye %10 telif ücreti ödeyecektir. Hukuki analiz: Bu sözleşme tam anlamıyla TBK m. 487'de tanımlanan "Yayım Sözleşmesi"dir. Yazar, eserini yayımlanmak üzere yayımcıya bırakmış, yayımcı da eseri kendi organizasyonuyla çoğaltıp yayımlamayı üstlenmiştir. Sözleşmenin geçerliliği, TBK m. 488 ve özel kanun olan FSEK m. 52 uyarınca hakların ayrı ayrı sayıldığı bir yazılı şekle tabi olacaktır.
TBK m. 487, mülga BK m. 372'deki "sınai eser" ibaresini metinden çıkararak terminolojik bir düzeltme yapmış olsa da [6], doktrinde yasa koyucunun İsviçre Borçlar Kanunu (OR m. 380 vd.) çevirisine sadık kalma ısrarı eleştirilmektedir [5]. Fikret Eren ve diğer doktrin yazarlarının da sıkça değindiği üzere, Türkiye'de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) gibi son derece detaylı bir özel kanun varken, TBK içerisinde FSEK ile senkronize olmayan (özellikle şekil şartı ve haleflere tanınan yetkiler bakımından) yayım sözleşmesi hükümleri bulunması kanunlar arası sistematik çatışmaya yol açmaktadır [7-9]. Doktrin, özel kanun ile genel kanun arasındaki bu uyumsuzlukların, yargı içtihatlarıyla FSEK lehine yorumlanarak aşılması gerektiğine vurgu yapmaktadır.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.