3. Mahkemece atanan tasfiye memurları
Madde 277 - (1 ) 276 ncı madde, mahkeme tarafından atanan tasfiye memurlarının görevden alınmalarına da uygulanır.
3. Mahkemece atanan tasfiye memurları
Madde 277 - (1 ) 276 ncı madde, mahkeme tarafından atanan tasfiye memurlarının görevden alınmalarına da uygulanır.
Akademik Değerlendirme
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun (TTK) İkinci Kitabının (Ticaret Şirketleri), Kollektif Şirketlere ayrılan İkinci Kısmının, "Tasfiye" başlıklı Beşinci Bölümünde yer alan 277. madde, mahkemece atanan tasfiye memurlarının görevden alınma usulünü düzenlemektedir [1]. Kollektif şirketlerin tasfiyesi sürecinde, tasfiye memurlarının atanması kural olarak ortakların oybirliğine veya şirket sözleşmesine dayanmakla birlikte, bu usullerle bir atama yapılamadığı takdirde mahkeme devreye girmekte ve tasfiye memurunu tayin etmektedir [2]. TTK m. 277 hükmü, kaynağını mahkeme kararından alan bu tasfiye memurlarının görevden alınması hususunda, "ortak olmayan tasfiye memurlarının görevden alınmasını" düzenleyen TTK m. 276 hükmüne açık bir atıf yapmaktadır [1, 3].
Kanun koyucunun buradaki temel gayesi (ratio legis), kaynağı mahkeme kararı dahi olsa, şahıs şirketi niteliğindeki kollektif şirketlerde ortakların irade özerkliğini korumak ve tasfiye memurunun salt mahkemece atandığı gerekçesiyle dokunulmaz ve görevden alınamaz bir konuma gelmesini engellemektir. TTK m. 277’nin atıf yaptığı TTK m. 276 fıkra 1 uyarınca, mahkemece atanan tasfiye memuru, ortakların oybirliğiyle alacakları bir kararla her zaman görevden alınabilir [1, 3]. Şayet ortaklar arasında bu yönde bir oybirliği sağlanamazsa, ortaklardan herhangi birinin istemi üzerine, haklı sebeplerin varlığı hâlinde mahkeme kararıyla görevden alınması da mümkündür [3]. Bu yönüyle madde, şahıs ortaklıklarının temelini oluşturan "karşılıklı güven" (intuitu personae) ilkesinin tasfiye aşamasında dahi geçerliliğini koruduğunun kanuni bir tezahürüdür.
TTK m. 273/2 uyarınca, kanunda öngörülen usullere göre bir tasfiye memuru seçilememişse, kural olarak tüm ortaklar (veya kanuni temsilcileri) tasfiyeye memur sayılır [2]. Ancak, ortaklardan birinin talebi üzerine, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesi, şirket için bir veya birkaç tasfiye memuru atayabilir [2, 4]. Atanan bu kişi, ortaklardan biri olabileceği gibi, ortaklık dışından üçüncü bir kişi (örneğin bir mali müşavir veya hukukçu) de olabilir [4]. Mahkemece atanan tasfiye memuru, şirketin malvarlığını korumak, alacakları tahsil etmek, borçları ödemek ve tasfiye bakiyesini dağıtmak gibi son derece kritik, devredilemez yetkilerle donatılmıştır [1, 5].
TTK m. 277’nin doğrudan atıf yaptığı TTK m. 276, iki farklı görevden alma usulü öngörmüştür [1, 3]:
Şirketler hukukunda "haklı sebep" (justa causa), çerçevesi doktrin ve Yargıtay içtihatlarıyla çizilen, oldukça geniş ve esnek bir kavramdır. Tasfiye memurunun görevden alınmasına vücut verecek haklı sebepler; memurun görevini ihmal etmesi, özen ve sadakat yükümlülüğüne aykırı davranması, ortaklardan birini diğerine karşı kayırması (tarafsızlığını yitirmesi), şahsi menfaat temin etmesi veya tasfiye sürecini makul olmayan bir şekilde uzatması olarak sıralanabilir. Türk Ticaret Kanunu sistematiğinde, haklı sebep değerlendirilirken güven ilişkisinin çekilmez ölçüde sarsılıp sarsılmadığına bakılır [6, 7]. TTK m. 277 bağlamında, atamayı mahkeme yapmış olsa bile, memurun tasfiye amacından (TTK m. 291) sapması mutlak bir haklı sebep teşkil eder [1, 5].
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve ilgili daireleri (özellikle 11. Hukuk Dairesi), şirketler hukukunda organların veya mahkemece atanan temsilcilerin (kayyım, tasfiye memuru vb.) haklı sebeple görevden alınmalarına ilişkin istikrar kazanmış ilkelere sahiptir. Yargıtay içtihatlarında vurgulanan temel husus, mahkemece atanan bir kişinin azlinin ancak "görevin ifasını imkânsız veya çekilmez kılan" objektif olguların ispatıyla mümkün olabileceğidir. Bir tasfiye memurunun; basiretli bir iş insanı gibi davranmaması (TTK m. 286) [9, 10], şirketin defterlerini ve bilançolarını kanuna uygun düzenlememesi (TTK m. 287) [10, 11] veya alacaklıları kanuni usullere uygun olarak çağırmaması durumunda, Yargıtay bu ihlalleri "haklı sebep" olarak kabul etmektedir. Öte yandan Yargıtay, sırf ortaklardan birinin tasfiye memuru ile subjektif bir anlaşmazlık yaşamasını (şayet memur görevini hukuka uygun ifa ediyorsa) haklı sebep olarak değerlendirmemekte, davanın reddi gerektiğine hükmetmektedir. Oybirliği ile görevden alma durumunda ise Yargıtay kararlarında, mahkemenin bu iradeyi denetleme yetkisi olmadığı, yalnızca yeni durumun tescil ve ilanını sağlamakla yükümlü olduğu ifade edilmektedir.
Olay 1 (kurmaca senaryo): X, Y ve Z'nin ortak olduğu (X-Y-Z Kollektif Şirketi), sürenin dolmasıyla infisah etmiş ve ortaklar anlaşamadığı için mahkeme, tasfiye sürecini yürütmesi amacıyla dışarıdan bağımsız mali müşavir A'yı tasfiye memuru olarak atamıştır. Ancak A, göreve başladıktan sonra altı ay geçmesine rağmen TTK m. 287'de öngörülen başlangıç envanterini ve bilançosunu [10, 11] düzenlememiş, ayrıca ortak X'e ait şahsi borçların şirket kasasından ödenmesine göz yummuştur. Ortak Y ve Z bu durumdan rahatsızdır ancak X, A'nın görevden alınmasına onay vermemektedir. Hukuki analiz: Somut olayda ortaklar arasında oybirliği sağlanamadığı için TTK m. 276'nın ilk cümlesi uyarınca A'nın görevden alınması mümkün değildir [3]. Ancak TTK m. 277'nin atfı gereği, ortak Y veya Z, görevini ağır şekilde ihmal eden ve tarafsızlığını yitiren tasfiye memuru A'nın "haklı sebeplerle" görevden alınması için asliye ticaret mahkemesinde dava açabilir [1, 3]. Mahkeme, yapılan usulsüzlükleri haklı sebep kabul ederek A'yı görevden alacak ve TTK m. 277 ve 276/1 uyarınca yeni bir tasfiye memuru tayin edecektir.
Olay 2 (kurmaca senaryo): Aynı şirkette mahkemece atanan tasfiye memuru B, görevini eksiksiz ve dürüst bir şekilde yerine getirmekte, şirket aktiflerini paraya çevirmektedir. Ancak ortaklar X, Y ve Z, tasfiye sürecinde ödenen memur ücretlerinin yekûn tutması nedeniyle, kalan tasfiye işlerini kendi aralarında anlaşarak yürütmeye karar vermişlerdir. B'nin herhangi bir kusuru yoktur. Hukuki analiz: TTK m. 277 yollamasıyla uygulanan TTK m. 276/1 uyarınca, ortaklar X, Y ve Z oybirliği ile karar alarak mahkemece atanan tasfiye memuru B'yi görevden alabilirler [1, 3]. Bu işlem için B'nin kusurlu olması veya haklı bir sebebin bulunması şart değildir; ortakların mutlak irade birliği, atamayı mahkeme yapmış olsa dahi, tasfiye memurunun görevini sona erdirmeye yeterlidir.
Türk Ticaret Kanunu m. 277 düzenlemesi, kollektif şirketlerin şahıs şirketi olmasının doğasına son derece uygundur. Doktrinde (örneğin Sabih Arkan, Mehmet Bahtiyar gibi otoriteler nezdinde şahıs ortaklıkları incelenirken) ortakların kendi kaderlerini tayin etme hakkının korunması övülmekle birlikte, bu durumun bazı yapısal riskler barındırdığı da ifade edilir.
Eleştirel bir perspektiften bakıldığında; mahkemenin, ortaklar arasındaki derin ihtilafları veya kilitlenmeleri (deadlock) çözmek amacıyla atadığı bir tasfiye memurunun, sırf ortaklar (kötüniyetli bir menfaat ittifakıyla dahi olsa) sonradan oybirliği sağladı diye, mahkemenin tasarrufu hiçe sayılarak görevden alınabilmesi, yargının tesis ettiği tasfiye güvenliğini zedeleyebilir. Zira mahkemece atanan bir memurun asli görevi yalnızca ortakların menfaatlerini değil, aynı zamanda şirket alacaklılarının ve kamunun menfaatlerini de (TTK m. 291 uyarınca) korumaktır [5, 13]. Alacaklıların haklarını tehlikeye düşürecek şekilde, alacaklılara ödeme yapmak üzere olan bir mahkeme ataması memurun, ortakların alelacele alacağı bir oybirliği kararıyla görevden el çektirilmesi, kanundaki lafzi düzenlemenin zayıf noktalarından biridir.
Reform önerisi olarak; mahkemece atanan tasfiye memurunun ortakların oybirliği ile görevden alınması yetkisinin, "şirket alacaklılarının haklarını ihlal etmeme" şartına bağlanması veya bu mutlak azil yetkisinin mahkemenin "onayına" (tasdikine) tabi kılınması, modern şirketler hukuku ilkeleri ve alacaklıların korunması prensibi bağlamında çok daha isabetli bir yaklaşım olacaktır.
Bu yorum, Av. Fethi Güzel tarafından akademik dürüstlük ve bilimsel araştırma ilkeleri çerçevesinde hazırlanmıştır. Yalnızca doktrin ve yargı kararları çerçevesinde objektif olarak sunulmuştur.